At Yarışı Haber Sitesi | At Yarışları Video | Galoplar | Ganyan Bilgileri

at yarışı facebook at yarışı twitter at yarışı vimeo rss at yarışı Reklamlarınız için : info@liderform.com.tr

At yarışı işletmeciliği

02 Temmuz 2014 / 13:03   |   411 Okundu   YAZDIR
At yarışı işletmeciliği

Geçen hafta camiamızla ilgili nihayet çok keyifli bir haber aldık. Türkiye Jokey Kulübü’nden çocuklara karne hediyesi ‘Pony Club Şehrinize Geliyor’ isimli sosyal sorumluk projesinin başladığının anonsuydu bu. Tüm camiamız gibi ben de şahsen hakikaten çok memnun oldum. Çünkü Genel Müdürlüğüm zamanında TJK Başkanı Sayın Umur Tamer’in “20-25 Pony cinsi at ithal edelim ve her hipodromda “Pony Clup” kuralım ve özellikle çocuklar ve “Hipoterapi” ihtiyacı olan engelli hastalar ile ilgili derneklerle ortak çalışmalar yapalım” talimatını verdiği zaman yaşadığım heyecanı hatırladım. Büyük bir motivasyonla işe koyulmuştuk. Sanıyorum 25’e yakın Pony ithal edip hipodromlarımızda kurduğumuz “Pony Kulüp”lere dağıtmıştık. Hipodromlar, Kurumsal İletişim Müdürlüğü ile birlikte kendi bölgelerinde okul ve derneklerle yakın ilişkiler kurarak özellikle çocuklara ve ailelere yönelik birçok etkinlik yaptılar. Ancak itiraf etmeliyim ki, profesyonel kadronun tüm çabalarına rağmen proje bir türlü istediğimiz boyutlara ve etkinliğe ulaştırılamadı. Daha sonra bir vesile ile İstanbul Hipodromundaki Pony’lerin satıldığını, TJK’nın elinde sadece 4 Pony kaldığını ve ahırların başka amaçlarla kullanılmaya başladığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Dönemin TJK yönetiminin bu projeyi geliştirmek yerine ortadan kaldırması hakikaten üzücü idi. Ama bu sefer hâlihazır TJK Başkan ve Yönetim Kurulu söz konusu projeyi tekrar daha kurumsal ve kapsamlı bir şekilde başlatarak, bu tür sosyal faaliyetlere devam etmekteki kararlılığını bir kez daha ortaya koymuş oldu. Gidilecek ilk şehrin Soma seçilmesi ve orada yapılan etkinlikler, at sevgisinin halkın ve özellikle çocukların ayaklarına kadar götürülmesi hakikaten takdire şayan düşüncelerdir. Ben şahsen bir atçı ve at sever olarak kendilerini canı gönülden kutluyorum. Bu tür projelerin atçılık sektörüne sağlayacağı faydaları burada tekrar etmeme gerek yok sanıyorum. Sayın Başkan ve yönetim kurulundaki arkadaşlarına bir kez daha teşekkür etmek istiyorum ve profesyonel arkadaşlarımızın bu defa projeyi daha başarı ile yürüteceklerine inanıyorum.
Bu sayfalarda ifade etmiştim ama bu vesile ile bir kere daha tekrar etmek istiyorum. Bugün dünyada yarış otoriteleri ve/veya yarış müesseslerinin ülkelerinde at yarışlarının geleceğini planlarken genel olarak 2 yaklaşımdan yola çıktıkları ifade edilmektedir. 1. yaklaşımda at yarışları üzerine bahis kabulünün yani satış gelirlerinin arttırılması için artan rekabetle mücadele edebilecek şekilde, teknoloji de kullanılarak, agresif satış ve pazarlama teknikleri ile desteklenmesi ön plana çıkmaktadır. 2. yaklaşımda ise at yarışlarının sosyal hayatla olan ilişkilerinin attırılması ve halkın bir spor dalı gibi at yarışlarına teveccüh etmesinin sağlanması ve ilgi alakanın çeşitli yarış festivalleri vb. etkinliklerle ile attırılmaya çalışılması ile müşterek bahislere katılımın arttırılması ana hedeftir.
Bu yaklaşımlar her ne kadar birbirinden ayrı konseptler gibi ifade edilse de gerçek hayatta iki yaklaşımın beraberce ve içerlerindeki ağırlıklı oranlarının dengeli biçimde yapılması en doğru yol olarak ortada durmaktadır. At yarışlarını sadece bir bahis şirketi gibi bir anlayışla yönetmek ne kadar hatalı ise sadece sosyal yaşamın parçası bir spor dalı gibi kabul edilerek yönetilmesi de o kadar hatalı bir strateji olarak kabul edilmektedir. Şüphesiz bu stratejileri seçerken her ülkenin devlet ve atçılık gelenekleri, yönetim biçimi ve sosyo-ekonomik yapısı da çok önemli rol oynamaktadır. Bugün dünyada atçılık ve yetiştiricilikte ileri gitmiş ülkelere bakıldığında atçılığın gelişmesi, geleneklerine bağlı kalması ve onlardan vazgeçmeyerek sürdürebilir kılması at yarışlarının sosyal ve kültürel hayatın ayrılmaz bir parçası olmasını sağlamakla mümkün olduğu görülmektedir. Tipik örnekler olarak her vesile ile TJK TV’de gösterilen festival şeklinde düzenlenen yabancı ülke at yarışlarında geleneklere nasıl sadık kalındığı görülmektedir.
Türkiye’de beğensek de beğenmesek de 60-70 yılda oluşmuş bir yarışçılık ve yetiştiricilik geleneği olduğunu unutmamız gerekir. TJK bu gelenekleri sürdürmeye çalışırken ve tarihsel geçmişi de her vesile ile yarışçılığın içersinde yaşatmaya çalışmaktadır. Aynı şekilde yıllardır başta İstanbul olmak üzere düzenlenen yarış programlarının da kendi içinde bir geleneğe ve esaslara sahip olmasına çalışılmış ve belli bir kalite seviyenin tutturulmasına yardım edecek şekilde planlanmıştır. “İyi ata iyi para” esası gözetilmiştir. Bu gelenek bir yandan sürdürülmeye çalışırken, at yarışları bir yandan da, son yıllarda devletin tayin ettiği otorite usulleri patronajında ve yasal mevzuatın vaaz ettiği usullerle Devlet menfaatleri ön planda tutularak daha çok bahis ağırlıklı yaklaşımla programlanmaya başlamıştır. Halihazırda uygulanan stratejiye göre her yıl artan yarış atı adedi de göz ününde tutularak, yarış meeting sayıları arttırılarak satış hasılatının maksimize edilmesi ana hedef olarak belirlenmiştir. Bu uğurda her yolun denenmek istendiği anlaşılmaktadır. Yıllara sari olarak arttırılan yarış günleri sayısı 2014 yılında 654 olarak planlanmıştır. Bu hedefe uygun olarak yeni hipodrom ve ihtiyacı olan hipodromlara ilave ahır inşaat yatırımları devam etmektedir.

“İstanbul gibi atçılığın mabedi diye tarif edilen, ahır bulmak için çırpınılan bir hipodromda belirlenen şartlarda koşu düzenlemek, sadece at yarışı işletmeciliği değil en genel işletmecilik esaslarına bile uyduğu söylenemez”

Bu kapsamda, geçen hafta gündeme bomba gibi bir haber daha düşmüştür. 2014 yarış programına tam 50 yarış günü ilave edildiği açıklandı. Böylece yılda tam 704 yarış gününe ulaşılmış oldu. Gece yarılarını saymazsak, her gün iki meeting’den yılda 730 yarış gününe çok az kaldı. Sanıyorum, dünyada herhangi bir atçılık ülkesinde bir yarış müessesi bu rekoru kıramaz. Bu kararın alınmasındaki gerekçeler açıklanmasa da yıllardır uygulanan agresif satış yani gelir attırma stratejilerine ısrarla devam edileceği açıkça ortaya konmuş oldu. 2014 yılı bütçesi zaten % 17 gibi çok iddialı bir artışla deklare edilmiştir. Daha yılın yarısında bütçenin revize edilmesi zaten başlı başına bir yönetim felsefesi sorgulaması ihtiyacını gözler önüne sermektedir. Hele ilave yarışların detayları incelendiğinde sanıyorum atçılık tarihimizde rastlanmamış bir uygulamanın devreye alındığı anlaşılmaktadır. Örneğin atçılığın mabedi, normal sezonda en değerli ve kaliteli at ve jokeylerin yarışlara katıldığı İstanbul Hipodromuna ilave yarışlarda 1-50 puanlık atların katılabileceği Handikap 13’ten ve 1-75 puanlı atların katılabileceği Handikap 15’a kadar ve kazançları yekunu 50.000 TL’yi geçmeyen atların katılabileceği 2 Şartlı gibi koşular ile 3 ve 4 Şartlı koşular konmuştur. İkramiyeler aynı dönemde başka hipodromlara, İstanbul’un hemen başının ucunda İzmit’e bile nazaran yaklaşık % 30 daha düşük tutulmuştur. O dönemde bu yarışlara katılabilecek durumda olan atların birçoğunun zaten İstanbul’da ahır bulabildiğini zannetmiyorum. O zaman bu yarışlara ya dışarıdan at gelecek veya İstanbul’da kalıp yılın son ayına kadar çeşitli sebeplerle koşamamış sorunlu veya yeni hazırlanan atlar katılacaktır. Düşünün kaliteyi, bunun adı kötü ata prim vermek değil midir? İlave yarışlar bile olsa sadece düşük ikramiye verilebilecek yarışların seçilmesi ve aynı dönem içersinde farklı hipodromlarda Şartlı ve Handikap yarışlardan bu kadar farklı ve düşük bir ikramiye ile koşulacak olması yarışçılık yönetimi, usulleri, ekonomisi vb. açısından teamüllere uygun bir uygulama değildir. İstanbul gibi atçılığın mabedi diye tarif edilen, ahır bulmak için çırpınılan bir hipodromda belirlenen şartlarda koşu düzenlemek, sadece at yarışı işletmeciliği değil en genel işletmecilik esaslarına bile uyduğu söylenemez. Bunu bırakın atçıya, yarış severe bile anlatmak kolay değildir.

“Türk atçılığının değer kaybetmesinin ve otorite tarafından her vesile ile telaffuz edilen hedeflerden sapılmasının bedelleri ne olacaktır?”

Son alınan kararın yine bir devlet refleksi olduğu aşikârdır. 50 yıllık atçı ve 8 yıllık en üst seviyede bir yönetici olarak bu tür bir yaklaşımı TJK Yönetim Kurulunun teklif etmiş olabileceğine inanamıyorum. Zaten atçılık ile ilgili hayati kanunlar TBMM’de görüşülürken veya çıkarken bile TJK’nın devre dışı kaldığı bilinmektedir. Bu tür uygulamaların ve çıkarılan kanunların atçılığa verdiği zararın tek sorumlusu otorite midir? “Devlet böyle istiyor o kadar kardeşim” felsefesinin kabul edilmesi ile bu iş özelleşinceye kadar devam edeceği bellidir. Peki, Türk atçılığının değer kaybetmesinin ve otorite tarafından her vesile ile telaffuz edilen hedeflerden sapılmasının bedelleri ne olacaktır? Bu gidişle 2015 yılında yarış ikramiyesi ve yetiştiricilik primlerinin artış oranının ne kadar olabileceği konusunda bir tahmin yapabilen var mı? Camiaya hiçbir açıklama bile yapmadan yasalara sığınarak atçılıkla ilgili hayati kararlar almak ve zaten sahipsiz kalan atçıya bunu layık görmek hakikaten çok üzücüdür. Söylemiştim 2 hafta önce atçıya, sadece yüksek ikramiyelerin büyüsüne kapılıp her şeye evet derseniz, sonunda o da elinizden gidince tutunacak dalınız kalmaz diye. Daha ifadelerimin mürekkebi kurumadı.

“Dernekler bu durumda ne yapıyorlar zaten sormaya gerek yoktur”

Bu sayfalarda her vesile ile hep yazdım. Atçılığımız artık buram buram devletçilik kokuyor diye. Son gelişmelere bakıldığında, atçılığımızın hakikaten kabul edilmesi kolay olmayan bir yönetim zihniyeti ve uygulaması ile karşı karşıya olduğu aşikârdır. Çünkü uygulamalar rasyonel bir atçılık yönetimi ve geleneğine sahip bir otorite ve yarış müessesinin yapacağı işler değildir. TJK Yönetimi ve profesyonel kadronun defacto kararlarla bu stratejiye ortak olmak zorunda kaldığı bellidir. Bilindiği gibi yasal mevzuata uygun biçimde 2 TJK Asli üyesi program komitesi içersinde yer almaktadır. TJK 2 eski Başkanı da atçının ve müessesinin temsilcileri olarak YKK Üyesidir. Ancak onlarında karar mekanizmaları içersinde tamamen devre dışı bırakıldıklarını anlaşılmaktadır. Türk atçılığının bu şekilde daha ne kadar yönetilebileceği hakikaten herkesin kendisine sorması gereken hayati bir sualdir. Dernekler bu durumda ne yapıyorlar zaten sormaya gerek yoktur. Yapılanların atçının ve atçılığımızın lehine olduğunu gerekçeleri ile anlatabilecek tek bir kişi var mıdır merak ediyorum? “Kardeşim atçıya gelir sağlanıyor daha ne istiyorsun?” diyenlerin atçılığımıza en büyük ihaneti yaptıklarını unutmamaları gerektiğini hatırlatıyorum. Bu uygulamanın gerçek nedeni Devletin alacaklarını bir an önce tahsil etmek istemesidir. Bu yaklaşım çok doğal bir reflekstir.
Peki, para nerden bulunacaktır? Satışların planlandığı oranda artmadığı duyumları alınmaktadır. O zaman, işin kolayı bellidir. Arttırırsın yarış günlerini, maliyetleri azaltmak için düşük ikramiyeli yarışları seçersin, nasılsa kalite malite bu aşamada söz konusu bile değil. Günde iki altılı, bahis birim fiyatlarına zam vb. nasıl olsa öyle böyle vatandaş oyun oynuyor, sağlanan ilave gelirlerden alacakları tahsil edersin olur biter. Olmadı seneye düşürürsün ikramiyeleri biraz daha, personeli azaltırsın, zaten yatırım da yok. Bu kadar basittir bu iş.
Bakın, size net olarak anlatayım. Türk atçılığının bu günlere getiren makus kaderi 2007 Mart ayı sonunda çıkarılan 5602 sayılı kanun sonrasında yönetimsel anlayışın ve yapının tamamen değişmesi ile çizilmiştir. Sayın Bakanımızın destekleri ile çok büyük emek ve uğraşılarla çıkarılan ve “Can Suyu” olarak nitelendirilen söz konusu kanundan sonra, “Denk Bütçe” gibi çok dikkatli ve disiplinli bir bütçe takibi gerektiren dönemde nispeten daha az tecrübeli kişiler yönetime gelmişlerdir. Bütçe disiplini ve kanunun uygulanmasında yaşanan sıkıntılar ile birlikte Bakanlık birimleri ile uzun bir süre bu kapsamda uyum sağlama sorunları yaşanmıştır. Hata kanunda aranmış yeni kanunlar çıkarılarak sıkıntılar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. TJK içersinde yaşanan bilinen gelişmeler neticesinde de atçılığımızın yönetimi tamamen Bakanlığımız inisiyatifine geçmiştir. Bakanlık etkisi ve rolü o kadar artmıştır ki, yapılan eleştiriler ve baskılar neticesinde TJK Başkan ve Yönetimi görev süresini tamamlayamadan değiştirilmek zorunda bile kalınmıştır. Son olarak, özelleştirme baskıları altında 6’şar aylık sözleşme uzatımları, yatırım ve harcama yetkilerinin ve uygulamaların hemen hemen tamamen Bakanlık güdümüne girmesi ile artık atçılığımızda rasyonel bir yönetim anlayışını beklemek hayaldir.

“TJK, tarihinde her daim yasaların emrettiği esaslarla çalışmış ve özellikle mali kurallara sonuna kadar sadık kalmıştır”

Ancak, artık son gelişmeler sonucunda gelinen nokta sözün bittiği yerdir. Daha 15 gün önce yazdım, atçılığımızın yönetiminde Devlet Refleksi’nin her vesile ile artık çok belirgin olarak hissedildiğini ve 64 yıllık iş ortaklığının ayaklar altına alındığını. Tekrar ediyorum, kimse Devlet ile beraber çalışmaktan gocunmamaktadır. Ancak, at yarışı işletmeciliği ile ilgili işlere bu kadar müdahil olmamak gereklidir. Atçılığımızın yönetimi ile ilgili olarak yasalarla belirlendiği şekilde Devletimizin yetki ve haklarına sonuna kadar saygı gösterilmesi izahtan varestedir. TJK, tarihinde her daim yasaların emrettiği esaslarla çalışmış ve özellikle mali kurallara sonuna kadar sadık kalmıştır. TJK, Devletin kendisine gönderdiği yazılı emre göre yaptığı ödemeleri yine Devlet kurumlarının birbirinden bağımsız olarak kanunlardaki açıklardan dolayı yaptıkları farklı yorumlar dolayısıyla tekrar ödemiştir. 5602 sayılı kanunla belirlenen “Kamu Payı” ödemelerinde ise, yine yorum farklılıkları ortaya çıkmış ve bir türlü düzeltilemeyen mevzuat dolayısıyla TJK tarafından ödenmeyen veya eksik ödenen Devletin alacakları çıkarılan kanunlarla direkt olarak TJK gelirlerinden tahsil edilmiştir. Bu borçları ödenmesine olanak sağlamak üzere çıkarılan 5996 sayılı kanun ise, Maliye Bakanlığının çıkardığı ve TJK Payının % 23’e düşürülerek Kamu Payının direk olarak tahsiline imkan veren son kanunla kadük hale gelmiş ve yasal mevzuata göre TJK yine devlete borçlu duruma düşmüştür. Şimdi, Maliye Bakanlığı yasal mevzuata uygun biçimde haklı olarak bu parayı da tahsil etmek istemektedir.

“En önemlisi uygulamada yapılan hatalarla kurumun, dolayısıyla atçılığın uğradığı zarardır”

Atçılığımıza yepyeni bir mali düzen getiren söz konusu kanunlar Otorite ile beraber çıkarıldı, problem kanunların vecibeleri uygulanmasındaki yorum hataları ve/veya uygulamadaki sorunlardır. En önemlisi uygulamada yapılan hatalarla kurumun, dolayısıyla atçılığın uğradığı zarardır. Bırakın borcun aslını, çok önemli tutarda faiz ve cezalar da ödendi. TJK artan satış gelirleri sayesinde diğer harcamalarından, yatırımlarından feragat ederek bu borçları son kuruşuna kadar ödedi ama gelinen noktada hâlihazır gelir artışının da yetmeyeceği anlaşılınca, yarış ikramiyeleri düşürüldü ve fatura yine atçıya kesilmiş oldu. Netice de, Devlet kimseyi tanımaz, özelleştirme arifesinde tüm haklarını kuruşuna kadar tahsil eder. Özelleştirme kapsamında olan bir işte bu tür ihtilaflı durumlara, en önemlisi Devletin yasal alacağının kalmasına kimse müsaade etmez. Mesele budur.
Hakikaten, çok düşündürücü bir durum, bir atçı ve bu konularda çok büyük emekler vermiş eski bir bürokrat olarak, hâlbuki 5602 sayılı kanundan sonra finansal sorunları bir nebze olsun çözülmüş olan Türk atçılığının eşik atlayacağına, layık olduğu seviyelere çıkacağına çok inanmıştım. Ancak, yepyeni bir mali disiplini idare edebilecek tecrübeli kişiler ve devletle kurduğu son derece düzgün ilişkilerle bu dönemi idare etmesi gereken kadro tamamen devre dışı bırakıldı. Maalesef komplo teorileri ile beslenen kişisel çekişmeler, ego tatminleri kurumsal menfaatlerin çok önüne çıktı ve bu noktaya geldik. Atalarımız boşuna söylememiş; “Dere geçerken at değiştirilmez” diye. Atçıların bunu daha iyi takdir etmesi gerekirdi.
Peki, gelinen noktadan memnun olan var mı? Bırakın ileri gitmeyi ne kadar geri gittiğimizi ölçemiyorum bile. Bunca yatırım ve çabaya rağmen ikramiye cenneti olarak nitelendirilen atçılığımızda, sahalarda “şampiyon” diyebileceğimiz at kalmadı. At sahipliği meslek haline geldi. Devletin sattığı Arap atları haricinde at satışlarının halini hepimiz görüyoruz. Yarış yapmaktan bir türlü bakım yapılamayan bazı hipodromlarımızdaki pistlerin durumu malumumuz. Koşan atlarının yarısının bir kuruş bile para kazanmadığı ifade ediliyor. Sektöre yeni atçı gelmiyor. Sanıyorum Otorite dahil hiçbir kurum ve kişi gelinen noktadan memnun değildir. Her vesile ile bu memnunsuzluk ifade edilmiyor mu? Peki, bu sonuçlara baktığımızda atçılığın doğru yönetildiğini söylemek mümkün mü?
Bence artık eleştirecek hiç bir şey kalmamıştır. Atçılıkta kimse bundan sonra, “At neslinin ıslahı”, “uluslar arası başarı”, “Stratejik Plan”, “at ve yarış kalitesi” vb. gibi ulvi konulardan bahsetmesin. Hakikaten insanlarla alay etmenin de bir sınırı olmalı. Sayın Müsteşarımız “Türkiye’yi ikramiye cennetine çevirdiniz” dememiş miydi? TİGEM atları ilk ikiyi kaptırmayınca çok sevinmemiş miydi? Son uygulamalar ile Türk atçılığı cennetten cehenneme doğru yola çıkarken, daha geçen hafta reforme tayları bile kapış kapış satın alınan TİGEM ile kol kola yola devam edilmesinden başkaca seçenek gözükmemektedir. Bu furyadan en karlı onlar çıkacaktır. Atçı da kaderine razı olacaktır. Allah yolumuzu açık etsin.

Turgay Kop

(24 Haziran 2014 Salı günkü 1058 sayılı Yarış Dünyası Dergisi’nden alınmıştır)

Benzer Haberler

Yorum yapın