At Yarışı Haber Sitesi | At Yarışları Video | Galoplar | Ganyan Bilgileri

at yarışı facebook at yarışı twitter at yarışı vimeo rss at yarışı Reklamlarınız için : info@liderform.com.tr

Entelektüel

02 Haziran 2014 / 13:19   |   183 Okundu   YAZDIR
Entelektüel

Geçen hafta ülkemizde SİAYS Derneği tarafından düzenlenen “Uluslar arası alanda başarı için çözüm önerileri” isimli panel atçıların yoğunun katılımı ile gerçekleştirildi. Her şeyi bir kenara bırakarak böyle bir toplantıyı düzenleyen Başkan Levent Sarıkaya ve arkadaşlarını tebrik ediyor ve başarılarının devamını diliyorum. Atçıların bir araya gelmesine vesile olan ve ne olursa olsun bazı yeni fikirlerin ortaya çıkmasına neden olan interaktif biçimde bilgilendirme içeren bu tür toplantıları hiçbir şekilde zaman kaybı olarak görmemek lazımdır. Şüphesiz birçok bakımdan eleştirilecek noktalar da bulmak mümkündür. Yapıcı önerilerin bir dahaki toplantının çok daha verimli geçmesine yardımcı olacağı malumdur. Eleştirileri de soğukkanlılıkla karşılamak ve daha iyisini yapmaya çalışmak ise atçılığımıza önemli faydalar sağlayacaktır. Aynı hususlar düzenlenmekte olan “Çalıştay”lar için de geçerlidir.
Söz konusu panelin atçılığımız için çok kritik bir döneme denk gelmesi ve başlık itibariyle çok hayati bir konuyu içermesi şüphesiz biz tüm atçıların dikkatini çekmiştir. YKK temsilen Sayın Müsteşarın ve yine YKK Üyesi iki TJK eski Başkanının ve YKK Koordinatörünün de teşrif etmeleri yarış otoritesi Bakanlığımızın da konuya verdiği önemi gözlerimizin önüne sermiştir. SİAYSD’ın konuşmacı seçimi başarılı olsa da özellikle panelin konusu hakkında daha engin uluslar arası tecrübesi olan ve konunun özüne inebilecek öneriler yapabilecek atçılarımız da davet edilebileceğini de ifade etmeliyim. Seçilen yabancı konuğumuz ise her ne kadar konu ile direkt ilgili bir açıklama yapma pozisyonunda olmasa da kendi dalında önemli sayılabilecek mesajlar vermiştir. Zaten kendisine de özellikle hara işletme yönetimi ilgili sorular tevdi edilmiştir. Mr. Joe Hennon bugün İrlanda’nın ve Avrupa’nın en önemli haralarından birisinin yıllardır idare eden dünyada örnek alınabilecek bir atçılık ülkesinin yöneticisidir ve COOLMORE-Castle Hyde harasında dünya atçılığında ses getiren atların yetiştirilmesini sağlamaktadır. Atçılık, yetiştiricilik, hara işletmeciliği hakkında verdiği çok önemli bilgiler yanında kendisinde ifade ettiği gibi atçılılıkta “Entelektüel” liğin önemi bu panel ile bir kez daha ortaya çıkmıştır. Mr.Joe Hennon bir entelektüel olarak yarış ikramiyelerinin tüm ülkelerde en önemli unsur olduğunu, yetiştiricilikte ve hara işletmeciliğinde kaliteye önem verilmesi gerektiğini, performansa göre seleksiyonun yapılış şekli, atçılığın emek yoğun bir iş olarak istihdama katkısının devlet nezrinde vurgulanması gerektiğini ve bu sektörde iştigal eden kişilerle hükümetler nezrinde önemli güce sahip olunabileceğini, yurt dışı eğitim imkanlarının kullanılmasını ve sponsor bulmak gerektiğini ifade etmiştir.
Literatürde kökeni Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanan “Entelektüel” Vikipedi’de ifade edildiği üzere; zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsî amaçlarına erişmekte kullanan kişidir. Entelektüel kelimesinin günümüzde genellikle; kapsamlı bilgi ve birikim gerektiren soyut konularla derinlemesine ilgilenen kişi, mesleği, mal ve hizmet üreten diğer meslek gruplarından farklı olarak, fikir ve bilgi üretmek ve/veya yaymak olan kişi (akademisyenler, bilim insanları vb). kültür ve sanat konularında uzman kabul edilen, bu konulardaki bilgisi birikimi kültürel bir otorite olmasına olanak sağlayan ve toplum karşısında çeşitli konularda değerlendirmeler yapan kişi anlamında kullanılmaktadır. Geçmişte tahsilli, bilgili kişiye münevver denilirdi. Daha sonraları aydın sözcüğü “kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse)” anlamında kullanılmaya başlandı. Entelektüelin düşünüre yakın bir anlamı vardır.
Bu tariften yola çıktığımız zaman atçılığımızda bugün entelektüel olarak tanımlayabileceğimiz birçok kişinin olduğu bilinmektedir. Panelde konuşma yapan konuşmacıların çoğu da atçılığımızda entelektüel olarak değerlendirebileceğimiz kişilerdir. Nitekim yaptıkları konuşmalarda çok hayati noktalara temas etmişler ve çok çarpıcı önerilerde bulunmuşlardır. Başta Sayın Cüneyt Çalıcıoğlu olmak üzere Sayın Selman Taşbek’in panelin konusu çerçevesinde atçılığımızın kaderini belirleyecek somut öneri ve eleştirileri dikkatleri çekmiştir.
TJK eski Başkanı ve YKK Üyesi Sayın Yadri Kadri Ekinci’nin konuşması ise kendisinin halen otoritede atçılar adına görev yapması ve 2 yıl TJK Başkanı olarak fiilen yarış müessesi faaliyetlerini yönetmesi hesabiyle çok daha fazla önem arz etmiştir. Yasin Kadri Ekinci ilk atı Grand Ekinoks’la atlarımızın yurt dışına çıkmasına ön ayak olmuş, tamamen kendi imkânları ile atını DUBAİ’ye götürerek aldığı derece ile biz atçıları sevinçlere boğarak şampiyon atlarımızın uluslar arası yarışlara katılımını cesaretlendiren ve bu yolu açan bir atçıdır. Hakikaten örnek alınacak bir başarı öyküsü ve girişimdir. Kendisinin Türk atçılığına bu anlamda sağladığı katkı her zaman saygı ile anılmış ve tüm atçılarımız tarafından gıpta ile karşılanmıştır. Sayın Ekinci’nin panelde yaşadığı uluslararası deneyimi paylaşarak cesaret veren mesajları atçılığımız için çok önemlidir.
Ancak bütün bu başarıların sahibi son derece saygın bir atçımız, atçılığımızda bugün kalitenin bozulmasında, atlarımızın harcanmasında en büyük nedenlerden birisinin yarış gün ve adetlerinin artırılması olduğunu ifade ederken, şimdi artık bu stratejilerin yanlış olduğunun anlaşıldığı ortaya çıkmaktadır. 2008 yılında değişik bir yaklaşım ile bir önceki yıla göre yaklaşık % 18 attırılan yarış günleri ve bunları destekleyen reklam ve pazarlama harcamalarının mali neticesini de bir “deneyim” olarak bizlere sunulabilirdi. Türk atçılığının halihazırda da bir bahis kurumu gibi idare edilmesi doğrultusunda alınan kararların altına, inanmayarak da olsa, imza atmak zorunda kalmak sonra da bunlar yanlış demek bu pozisyondaki bir atçımızın düştüğü en zor durum olsa gerek. Atçılığımıza kalite açısından ciddi darbeler vurduğu belli olan ve kendisinin de ister istemez bir parçası olduğu organ tarafından onaylanan bu tür stratejilerden vazgeçilmesini sağlamak için atçı adına yapılması gerekenlerin duymak isterdik. Hele “Sözleşmeyi 6’şar 6’şar ay uzatıyorlar biz sadece seyrediyoruz” ifadesi ile atçılığın ne kadar çaresiz kaldığını anlamış olduk. İnanın çok üzülerek bu eleştiriyi yapmak zorundayım. Çünkü Sayın Ekinci halihazırda çok önemli bir pozisyonu işgal etmektedir ve atçının en fazla ümit bağladığı temsilcilerinden birisidir, kendisinden doğal olarak atçının haklarını savunması, gelişmeleri seyretmemesi beklenmektedir.

“Başarı hiçbir zaman sermaye birikimi olmadan ve fizibilitesi yapılmadan yapılan yatırımlarla ortaya çıkamamaktadır”

Aslında ülkemizde her yıl artan at sayısına paralel olarak yarış gün ve adetlerinin arttırılmak zorunda kalınması son yılların adeta vazgeçilemeyen bir anlayışı haline gelmiştir. Her yıl yetiştirilen at sayısı artarsa bu tür bir stratejinin uygulanmak zorunda olması sadece sayısal olarak düşünülürse normal olarak karşılanabilecektir. Her erkek atın aygır, her dişi atın ise anne olarak damızlık belgesi alması bu sayının artmasının en önemli nedeni olarak görülmektedir. Yetiştirilen at sayısının artması ancak kalitenin korunması konusunda bilimsel yöntemler kullanılarak bir takım tedbirlerin alınması atçılıkta gelişmiş ülkelerin yaptıkları uygulamalardır. Son yıllarda uluslar arası başarı elde etmiş birçok ülkede kalitenin arttırılması için ciddi biçimde seleksiyona gidilerek özellikle kısrak sayılarının rasyonel adetlere indirildiği gözlemlenmektedir. Amerika’da ise her yıl 20-25.000 yarış atının aslanlara yem olarak sistem dışına çıkartıldığı bilinmektedir. Kalitenin yüksek tutulması uğurunda harcanan paraların ve uygulanan bilimsel ve ticari yöntemlerin geri dönüşleri hep başarı ile sonuçlanmaktadır. Başarı hiçbir zaman sermaye birikimi olmadan ve fizibilitesi yapılmadan yapılan yatırımlarla ortaya çıkamamaktadır.
Çünkü iyi ve kaliteli atın masrafı ile mukayese edildiğinde yarış atı vasfı olmayan veya kabiliyeti olmayan bir atın masrafı ve maliyeti daha ağırıdır ve geri dönüşü olmayan bir yatırımdır. Ülkemizde her yıl sahalarımıza gelen atların yaklaşık yarısının 1 Kr. bile kazanamadığı en yetkili ağızlardan açıklanmaktadır. Dikkat edilirse, hep sonuçlardan yola çıkarak sıkıntıları tartışıyoruz. Aslında bu sonuçların ortaya çıkmasına neden olan sebepler üzerinde kafa yormak ve çözüm önerileri getirmek gerekmektedir.
Yarış otoritesi ve Yarış Müessesi tarafından uygulanan stratejiler ve yarış programları neticesinde işletme şartlarının gittikçe zorlaşması, yüksek ikramiyeli yarışların peşinde koşulmak zorunda kalınması ve at sahibi ve antrenörlerin bu rüzgara kapılarak yaptıkları hatalar ile birçok şampiyon namzedi atın yarış hayatının bitmesinin veya kısa sürmesinin en önemli nedenlerinden birisi olmuştur. Bu olumsuzluktan en fazla etkilenenler ise kendilerine has özellikleri ile İngiliz atlarıdır. 2010 yılında Pan River’den sonra yurt dışına gidebilen tek bir at yoktur, ülkemizde yapılan uluslar arası yarışlarda dereceye girmek ise artık hayal olmuştur. Bütün bu başarısızlıkların ardından yarış otoritesi Bakanlığımız her vesile ile tepkisini ortaya koyarken, YKK nezrinde ”uluslararası başarısızlığın tespiti ve çözüm önerileri” ile ilgili bir komisyon bile kurma kararları alınmıştır. Bu komisyon kuruldu mu? ne kararlar aldı benim şahsen haberim yoktur. Geçen hafta yapılan panelin ise kurulmasına karar verilen bu komisyonun gerekçesi ile aynı başlığı taşıması da trajikomik bir durumdur.
Ülkemizde yarış atlarının kalitesinin arttırılması için yetiştiricilikten başlayarak, beslenme, idman, alt yapı eksiklikleri, at sahipliği, antrenörlük v.b konularda yapılabileceklerin bazı önemli olanları panele katılan konuşmacılar tarafından açıklanmıştır. Ben de bu sayfalarda benzer önerileri yapmıştım. Bilimsel ve tecrübesel yönden her zaman kalite ön planda tutularak yapılacak her şey bir fizibilite meselesidir. Dünyada tüm atçılık ülkeleri parayı kaliteli ata harcamaktadır. Bugün dünya ülkelerine baktığınız da en düşük yarış ikramiyesi ile en yüksek yarış ikramiyeleri arasında çok büyük farklar olduğunu görebilmekteyiz. 2.000 USD’a koşulan yarışlardan tutunda ikramiyesi 10 milyon USD kadar olan yarış söz konusudur. Aynı şey aşım ücretlerinde vardır. 2.000 USD’a aşım yapan aygır yanında 200.000 USD’a aşım hakkı alamayacağız aygırlar bulunmaktadır.
Şüphesiz bunlar atçının ve girişimcinin sermaye birikimi ile ilgili konulardır. Ancak yarış otoriteleri ve müesseseleri bu bakış açısı ile at sahibi olmayı da bir takım kurumsal kurallara bağlamıştır. Ülkemizde de sendika kurarak at sahibi olmak mümkündür. Sayın Müsteşarımızda bu hususa dikkatleri çekmiştir. Ülkemizde henüz böyle bir alışkanlık oluşmamıştır. Yaklaşık 4.000 üyesi olan TYASYD’nin asli görevlerinden birisi olan at sahipliği ile ilgili bu güne kadar ortaya bir proje koyduğuna şahit olunmamıştır. Dünya atçılığında her ülke kendi şartlarına göre at sahipliği, yetiştiricilik gibi konularda at sahibi ve dolayısıyla at ve yarış kalite seviyesini yukarılarda tutacak kurumsal tedbirler almaktadır. Örneğin, yetiştiriciliğin olmadığı Hong Kong’ta herhangi bir at sahibinin 4 attan fazla ata sahip olmasına izin verilmemektedir. Yeni at sahibi olacak girişimcilere at satın alırlarken bir takım özel şartlar da sunulmaktadır.
Sayın Selman Taşbek’in panelde de ifade ettiği gibi, ülkemizde ise gerçek atçılar at sahipliği meslek değildir diye tempo tutsalar da netice de at sahipliği gittikçe zorlaşan işletme şartları ve bahsi geçen vasıfsız atlar veya sakatlanmalar sebebiyle kaliteleri düşen atlara talip olan nispeten düşük gelirli kişilerden oluşan bir meslek haline gelmiştir. Orta direk olarak tabir edeceğimiz 3-4 ata sahip at sahibi yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Sektöre yeni atçı gelmemektedir. İşletme şartlarına uyum sağlayan ve imkânları geniş olan at sahipleri ekürilerini gittikçe büyütüp pastanın büyük bölümünü götürmektedir. Özellikle Arap atçılığında bu dengesizlik hat safhadadır. At yarışları bakımından Arap atlarının ülkemize özgün koşullar içersinde bambaşka bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerekmektedir. Arap atları ülkemizde atçılığımızın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için kullanılabilecek çok önemli bir unsurdur. Ülkemize özgü bu ayrıcalık “Stratejik Planlama” içersinde başlı başına bir proje şeklinde ele alınmalı ve bir yol planı ile birlikte atçıya açıklanmalıdır.

“Türk atçılığının halihazır yetiştiricilik politikası ile uluslararası başarı sağlanmasını beklemek ve hataları görmemezlikten gelerek aynı politikaları ısrarla devam ettirmek Türk atçılığına vurulan en büyük darbedir”

Aynı şekilde İngiliz atı yetiştiricilerinin büyük bir bölümü de son derece bilinçsiz bir şekilde at yetiştirmeye devam etmektedir. Dünya standartlarının çok gerisinde şartlarla yapılan İngiliz atı yetiştiriciliğinden de bir umut beklemek hayaldir. Yetiştiricilikle ilgili panelde misafir konuşmacının verdiği mesajlar, sorulan sualler ve alınan cevaplar birçok gerçeği ifade etmektedir. Eğer biz hala at yetiştirmede ve onları yarışlara hazırlamada taylara ne zaman start göstereceğimizi sorguluyorsak önümüzde alacak çok yol olduğunu unutmamız lazımdır. Sahaya koşmak ve/veya satmak için getirilen tayların alt yapı ve bilgi eksiklikleri ile oluşan birçok sorun ile kolay kolay müşteri bulmalarına imkân yoktur. Unutulmamalıdır ki, gerçek bir atçı olarak nitelendirebileceğimiz bir kişinin kötü ata verecek parası yoktur. Bu yüzden at satışlarında sıkıntılar yaşanmaktadır. TİGEM yetiştirmesi taylara ödenen paraların ise rasyonel açıklamasını yapmak çok zordur. Türk atçılığının halihazır yetiştiricilik politikası ile uluslararası başarı sağlanmasını beklemek ve hataları görmemezlikten gelerek aynı politikaları ısrarla devam ettirmek Türk atçılığına vurulan en büyük darbedir.
Bugün atçının ve atçı olmak isteyen bir girişimcinin önündeki tek ve en önemli havuz olan ve yüksek diye ifade edilen ikramiyelerin tümü bir kişiye verilse dahi totalde atçının zararını karşılayamadığı defalarca anlatılmıştır. Burada mühim olan iyi ve kaliteli at yetiştirilmesi ve koşturulmasını ve iyi atların para kazanmasını sağlayacak stratejilerin uygulanması ve tedbirlerin alınmasıdır. Kaliteden ödün vermenin maliyeti her zaman çok ağırdır.
Yarış otoritesi Bakanlığımızın en üst düzeyde temsil eden Sayın Müsteşarımız da panel de vurguladığı “ Türkiye ikramiye cenneti” ifadesi çok iyi değerlendirilmeye muhtaçtır. Bugün Türkiye’de toplam hasılatın % 11-12’si atçıya dağıtılmaktadır. Bu oran dünya standartlarında çok makul bir orandır. Kaldı ki, bilinçsizce artan at sayısına göre yarış günlerinin arttırılması, gece-gündüz yarış yapılması ahır ve hipodrom yapımları kararları Otoritenin çizdiği yol ve onayı ile yapılmaktadır. Son olarak, Antalya Hipodrom Projesi, Ş.Urfa Hipodromu Aydınlatma Projesi aynı strateji doğrultusunda alınan kararlardır. Halihazır şartlarda, atçılığın finansmanın en büyük hatta tek kaynağı olan yarış ikramiyeleri ve yetiştiricilik primlerini azaltmak derdimize çare olmayacak bir uygulamadır. Sorun ikramiye tutarının yüksek olmasında değil bu ikramiyenin dağıtımındadır.
Eğer uluslararası başarı hakikaten isteniyorsa, ki bu 6132 sayılı kanunun at neslinin ıslağı şeklindeki özünün endüstriyel ifadesidir, belirlenecek stratejik planın “Ana Değerlerinin” tespiti bizi bu hedefe ulaştıracak hususlardan oluşmak zorundadır.
Sayın Müsteşarımızın Panel de yaptığı konuşmadan benim elde etmiş olduğum intiba, kendisinin çok iyi bilgilendirilmediğidir. Kendisinin ve otoritenin Türk atçılığının başarılı olmasını arzu ettiği açıkça belli olmaktadır. Sektöre yapılan yatırımların en önemli hatta tek kaynağı müşterek bahis gelirleri olduğunu bilinmemesine imkan yoktur. Artan hasılat paralelinde atçıya aktarılan kaynakta aynı oranda devam etmek zorundadır. Aksi halde atçıdan yatırım beklemek veya yeni atçı gelmesine olanak sağlamaya imkân yoktur. Zaten bu konularda çok önemli sıkıntılar yaşanmaktadır. Atçılığa yönelik bugüne kadar elle tutulur bir teşvik mekanizması henüz kurulmamıştır. Devletin bu konuda kararlılığını gösteren bir emare de yoktur.
Bugüne kadar 17 civarında yasal düzenleme yapılmasında ana hedef Kamu gelirlerinin garantiye alınmasıdır. Sanıyorum ki, Sayın Müsteşarımız 2007’den beri ödenmeyen veya eksik ödenen Kamu Paylarının ödenmesini kolaylaştıran ve yasalarla yapılan yeniden yapılandırma ödeme planlarını kastetmektedir. Otoritenin bu çalışmaları atçılığımıza mutlaka büyük katkılar sağlamıştır. Bahsi geçen 240 Milyon TL tutarındaki mükellefiyetin çıkarılan yasalarla yeniden yapılandırılarak tahsil edilmesi TJK’nın mali yapısını yaralamadan faaliyetlerini yürütebilmesine imkan tanımıştır. Bu paralar içersinde TJK benim görev yaptığım dönemde Gelirler Genel Müdürlüğünden alınan yazılı Mükteza’ya göre ödemesine rağmen daha sonra Maliye Hesap Uzmanları tarafından eksik ödendiği görüşü ile tipik bir devletçi yaklaşımla tekrardan tahakkuk ettirilen 18 Milyon TL KDV’de vardır. Netice de ödenmeyen ve/veya eksik ödenen Kamu Payları çıkarılan yasal düzenlemeler ile devlet adına halledilmiştir. Bütün paralar yarış gelirlerinden yani atçının parasından ödenmiştir. TJK’nın kıdem tazminatı sorumluluğu ve diğer vergi mükellefiyetleri ise aynen devam etmektedir. Aynı mantıkla yani, yarın TJK’nın görevine son verilse veya at yarışları durdurulursa söz konusu mükellefiyetler bugünkü tutarlarla ortada duracaktır. Sanıyorum borçlar son gelen tutar hariç temizlenmiştir. Sermaye olarak karşılık ayrılmadıysa yine aynı ifade ile TJK’nın ödemekte zorlanacağı borcu vardır denir, değişen bir şey yoktur.
Bu bakımdan “Herkes elini taşın altına koymalı” “Yaptırılan Stratejik Planlama sadece bugünü ortaya koyuyor, o da zaten malumumuzdur” “Ufuk Açacak” daha kapsamlı bir çalışma gerekiyor” ifadelerine hiçbir atçı hayır dememektedir. Biz atçıların beklentisi de budur. Senelerdir yapılan ve sonuç bildirgeleri açıklanmayan “Çalıştay”lar, ne olduğu hala öğrenilemeyen ve bir türlü bitmeyen Stratejik Planlama çalışmaları ile günler geçip gitmektedir. Zaman kaybının maliyeti ise hesaplanamayacak kadar ağırdır. Her ne kadar uluslararası başarı sağlayamasak da atçılığımızda alt yapımızın sağlam olduğunu yanılgısı en yetkili ağızdan itiraf edilirken, halihazırda ortada ne plan ne de program olmadığı halde devam eden yatırımların ve uygulanan stratejilerin rasyonel olduğunu ve tarımda sağlanan başarının önemli bir gösterge olduğu pek inandırıcı gelmemiştir. Sayın Müsteşarımızın “Siz uluslararası başarı için gerekli tedbirleri almazsanız gelirler kupaları ve paraları alır giderler, bu sektör bunu hak etmiyor” ifadesi ise bence otoritemiz tarafından atçılığımızın acı durumunun ikrarıdır. Devletimiz adına tek yetkili pozisyonundaki Bakanlığımızın atçılığımıza daha çok yol gösterici ve teşvik edici bir şekilde yaklaşması, iş yaparken her vesile ile kanunları ortaya koyarak, yasal mevzuatı hatırlatarak tüm yetkileri ele aldıktan sonra, “Siz” elinizi taşın altına koymalısınız anlayışı, elini kayaların altına sokmuş atçı için haksızlıktır. Elini taşın altına koymak atları daha seyrek koşmakla ifade edilebilecek kadar basit bir husus değildir. Doğrudur bu sektör kesinlikle bunu hak etmemektedir.

“Atçılığımızın en önemli entelektüellerinden birisi Bakanımız Sayın Mehmet Mehdi Eker’dir”

YKK’da görev yapan 2 eski TJK Başkanının, TJK’nın ve kısır çekişmeler sonucunda bu tür bir panele davet bile edilmeyen derneklerin sektördeki yapısal değişimi ilgilendiren hayati gelişmeleri “sadece seyredebildiği” bir çalışma ikliminde, en üst makamlardan ifade edilen anlayışla atçılığımızın geleceğine umutla bakmaya imkân yoktur. Aynı şekilde, Yarış Müessesi ile sözleşme sürelerini 6’şar ay uzatılmak zorunda kalınması da moralleri bozucu bir durumdur. Zaten mevcut sözleşme tek taraflıdır. Bakanlık istediği zaman sözleşmeyi fesih edebilir. Sözleşmenin süresi 100 yıl olsa ne olur ki? 64 yıldır süren iş ortaklığının bu duruma gelmesi hakikaten çok üzücüdür.
Bence, bugün atçılığımızın en önemli entelektüellerinden birisi Bakanımız Sayın Mehmet Mehdi Eker’dir. Sayın Bakanımızın gerek mesleki ve idari birikimi ve gerekse müstesna entelektüel kültürü ile atçılıkla ilgili yaptığı her konuşmada ortaya koyduğu teşhis ve çözüm önerileri ve Çalıştay’ larda çizdiği yol maalesef görev süresi boyunca gerek Bakanlığımız bürokratları gerekse TJK tarafından dolayısıyla biz atçılar açısından yeterince iyi değerlendirilememiştir. Sayın Bakanımızın Türk atçılığına en zor döneminde katkılarını ve vermiş olduğu desteği unutmak mümkün değildir. Onu her zaman minnetle anacağız. “Müesseseleşme” ve “Stratejik Plan” konusundaki arzuları maalesef yeterince karşılık bulmamış ve bürokrasi içersinde eriyerek somut bir sonuca ulaşılamamıştır. Sayın Müsteşarımız da panelde bu amaçla yaptırılan çalışmadan ve gelişmeden pek memnun olmadığını ifade etmiştir. Profesyonel bir kuruluşa yaptırılan “Stratejik Planlama” çalışması Türk atçılığının “ Ana Değerleri” belirlenmeden ve üzerinde paydaşlarca mutabakat sağlanmadan pek bir işe yaramayacaktır.

“Müşterek bahislerden yaratılan fonun harcanmasının arzu edilen kalite hedefine ulaşılmasını sağlayacak şekilde yapılmasıdır”

Mr. Joe Hennon’un ifade etiği gibi; kurumsallaşarak ve atçılığımızın entelektüellerinin bir araya getirilerek “Ana Değerlerin” belirlenmesi ve atçılığın yol haritasının yapılması şarttır. Atçılığımızın özelleştirme olsun olmasın bu şekilde yapılmış bir Stratejik Plana ihtiyacı vardır.
Uluslararası başarı elde edebilmek için atçılığımız ve atlarımız ile bu konuda gelişmiş ve başarılı olmuş ülkeler arasındaki “Sıklet” farkını ortadan kaldırabilmeye çalışmak gerekmektedir. Dünyada atçılıkta gelişmekte olan Japonya, Güney Afrika gibi ülkelerin bile her yıl özellikle kısraklara ve aygırlara yaptıkları yatırımlar, alt yapı harcamaları bizlerin bugüne kadar yapmış olduğumuz tüm yatırımların kat kat üzerindedir. Japonya “benchmarking” yani mukayese için çok fazla örnekler bulabileceğimiz bir ülkedir. Dolayısıyla olayın ekonomik ve finansal boyutunu hiç aklımızdan çıkartmamalıyız. Bu anlamda yatırımlar için yaratılan fonun fizibilite çalışmaları tamamlandıktan sonra en verimli bir şekilde kullanılması yanı sıra devletimiz tarafından atçılığın geliştirilmesi için oluşturulacak teşvik ve desteklerin sektöre aktarılması, yani “Fon Planlaması” da “Stratejik Plan”ın ayrılmaz bir parçasıdır. Fizibilite çalışmaları, planlanmakta olan yatırımların ekonomik olarak gerçekleştirilebilir olup olmadığı konusunda bilgi vermeyi amaçlar. Bu çalışmalar, planlamanın güvenilirliğini artırır ve projelerin atçılara sunumunu kolaylaştırır. Bugün kimse yıllardır yaratılan fonların planlı ve programlı bir şekilde değerlendirildiğini söyleyemez. Burada en mühim konu müşterek bahislerden yaratılan fonun harcanmasının arzu edilen kalite hedefine ulaşılmasını sağlayacak şekilde yapılmasıdır. Fonun paylaştırılması konusu kalite faktörü de göz önünde tutularak yapılacak bir plan, projeler ve fizibilite işidir. Bu meyanda radikal değişiklikler ile kurumsallaşma çerçevesinde yep yeni bir yapısal durum yaratılma ihtiyacı vardır.
Ben şahsen atçılık gibi kapsamlı bir bilgi ve birikim gerektiren soyut bir konu ile derinlemesine ilgilenen ve fikir ve bilgi üreten kişiler arasında yer alabilmeye çalışmaktayım. 50 yılı aşkın atçılık tecrübem has bel kaderde olsa sektörde 8 yıla yakın profesyonel en üst düzey yöneticiliğim, 35 yıllık mesleki ve yönetim tecrübem ile hiçbir kurum ve kuruluşa bağlı olmadan atçılıkla ilgili konularda fikirlerimi ve önerilerimi ortaya koymaya çalışıyorum. Panelde tartışılan konularla ilgili somut öneri ve dünya örneklerini defalarca yazdım. Gerisi atçılığa yönetenlere ve değerlendirmesi de atçımıza kalmıştır. Atçılık tüm dünyada atçılar tarafından idare edilmektedir. Camiamızda bu potansiyel vardır. Ülkemizdeki sorun bilgili ve tecrübeli kişilerin karar mekanizmaları içersinde olmasını temin edecek iradenin bir türlü ortaya konmamasıdır. Dünya “Bilgi Toplumu” haline gelmiş iken, 21.yüzyılda hala ahbap çavuş ilişkileri ile bir yere varmak artık imkânsızdır. Aylardır, yıllardır aynı şeyleri yazıyorum, ifade ediyorum, yazıların çok uzun diyorlar, olsun varsın, okuyan okur anlayan anlar, atçılığın bekası için önümüzde çok daha uzun bir yol var. Sabırla mücadele etmeliyiz.

Turgay Kop

(27 Mayıs 2014 Salı günkü 1054 sayılı Yarış Dünyası Dergisi’nden alınmıştır)

Benzer Haberler

Yorum yapın