At Yarışı Haber Sitesi | At Yarışları Video | Galoplar | Ganyan Bilgileri

at yarışı facebook at yarışı twitter at yarışı vimeo rss at yarışı Reklamlarınız için : info@liderform.com.tr

Kalite

14 Temmuz 2014 / 13:25   |   453 Okundu   YAZDIR
Kalite

At yarışlarının dünyada yapılan spor müsabakaları içersinde her zaman ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğu bilinmektedir. Daha öncede yazmıştım, tekrar etmekte mahzur görmüyorum. At yarışlarına insanları cezbeden unsurlardan en önemlisi attır. İnsana en yakın hayvanlarından birisi olan atların güzelliği ve asilliği bu cazibenin ana kaynaklarıdır. Atla yapılan sporlar ise iki canlının bir hedefi gerçekleştirmek ve bir amaca ulaşmak için verdiği mücadeledir. İnsan ve at arasındaki uyum başarının en önemli kriteridir. Atların insanlarla hissî bağ kurabilen hayvanların başında geldiği bilimsel olarak da kanıtlanmıştır. Atların insanların çeşitli ihtiyaçlarını karşılayabilecek tarz ve donanımda yaratılmış olması Allah’ın insanlığa bir lütfü olarak kabul edilmektedir. At, binicisinin verdiği komuta göre hareket eder. Binici ne tarafa gitmek istediğini küçük bir hareketle ona iletir ve bu hareket, atın anında yaptığı bir manevra ile neticelenir. Bu hususiyet, savaş meydanlarında atın, süvarilerin hareketlerine büyük katkı yapmasını temin etmiştir. Çünkü atlar binicisinden daha geniş bir açıyı görebildiği için, düşman saldırısını sahibinden önce hissedip manevra yapabilir. Atlar, insanlarla en etkin hissî bağ kurabilen hayvanlardan birisi olarak, binicisinin hareketine göre istenen yönü hemen algılayıp oraya doğru meyleder. “Feraset” kelimesi Arapça fe-ra-se yani at kelimesinden türetilmiştir ve at gibi geniş bir bakış açısına sahip olma manasını da taşımaktadır. Eşya ve hâdiseler karşısında isabetli yorum ve düşünceleriyle ileri görüşlülüğünü bildiğimiz bazı insanlar vardır ki, biz onları feraset sahibi olarak vasıflandırırız. Atlarla ilgili bunlara benzer daha birçok önemli özellikler sıralayabiliriz.
At sahipliği ve yetiştirici olmayı bir kenara bırakın, jokey, antrenör, veteriner ve hatta seyis olmak için en başta yukarıda özetlemeye çalıştığım unsurların bilincinde olarak bu işleri yapmaya karar vermeyi gerektirmektedir. Atçılık yaparken ve/veya atçılığı idare ederken de bunları unutmamak lazımdır. Dünyada atçıların çoğunluğunu içlerinde at ve insan sevgisi taşıyan, geleneklerine bağlı ve risk alma karakterine sahip kişilerden oluşturmaktadır. Her vesile ile at sahipliğinin bir meslek olmadığı unsuru ön plana çıkartılmaya çalışılmaktadır. Bu işin sermaye birikimi olan ve risk alma katsayısı yüksek kişilerce yapılması çok daha sağlıklıdır. Şüphesiz, gittikçe gelişen iletişim teknolojileri, sınırların nerdeyse ortadan kalkması sayesinde büyüyen global finansal ve ticari faaliyetler ile vahşi kapitalizmin yan etkileri atçılık sektörüne de bulaşmış ve büyüyen ekonomisi ile atçılıkta bazı değerler örselenerek kaybolma noktasına gelmiştir.

“Eğer müşterek bahisler olmazsa yarış atları da olmayacaktı, oysa müşterek bahisler olmasa da diğer sporlar olacaktı”

Bugün atçılığın en büyük ülkelerinin başında gelen Amerika’da bu konuda yaşanan çelişkiler kamuoyunda her fırsatta tartışılmaktadır. Endüstri bir yandan en kaliteli atları yetiştirmeye ve en kaliteli yarışları düzenlemeye çalışarak dünya çapında rekabetten aslan payını almayı hedeflerken, her fırsatta yetiştirdikleri kaliteli şampiyon atları ön plana çıkarmaktadır. Özellikle yetiştiricilikte at kalitesi ekonomik değerler açısından da çok belirleyici olmaktadır. Kaliteli şampiyon adaylarına, aygır ve kısraklara ödenen bedellerde milyon dolarlar bile telaffuz edilirken, at kalitesinin at yarışları marka değerini arttırma da en önemli unsurlardan biri olduğu bilinmektedir. Aslında atların insanlar gözünde bu kadar değerli olması at yarışlarının marka değeri üzerinde de çok nazik etkileri vardır. Yarışlarda yaşanan sakatlanmalar, ölümcül kazalar ve atların itlaf edilmek zorunda kalınması özellikle hayvan severler üzerinde çok olumsuz düşüncelerin oluşmasına neden olmaktadır. Aynı şekilde, jokeylerin yarışlarda acımasızca kamçı kullanarak atları dövmesi, ilaç kullanımı ve doping olayları da benzer tepkileri çekmektedir. Amerika’da yılda yetersiz performansları ve/veya sakatlanma v.b sebeplerle yarışlardan çekilen 25.000 civarında atın aslanlara yem olduğu belirtilmektedir. Doping ve ilaç kullanımına gelen tepkiler neticesinde yarış otoriteleri ve müesseseleri ”Sıfır toleranslı” doping uygulamalarını artık tüm ülkelerde uygulamaya başlamıştır. En son İngiltere Jokey Kulübü ( BHA ) “Steroid” kullanımında sıfır tolerans uygulanacağını açıklamıştır. At yarışı düzenlenen ülkelerde genel olarak son yıllarda hipodromları ziyaret eden yarış sever sayılarında dolayısıyla müşterek bahis hasılatlarında önceki yıllara göre düşüş olduğu ifade edilmektedir. Yukarıda belirtilen sebeplerin yanı sıra, müşterek bahislerin özellikle şans oyunları sektöründe diğer spor dallarına bahis kabulü ile artan rekabetle birlikte yeni müşterek bahisçiler için karmaşık ve zor gelmesi ve hipodromlarda ve TV yayınlarında canlı olarak birebir seyredilen ölümcül kazaların artmasının da etken olduğu belirtilmektedir.
Buradaki paradoks, “eğer müşterek bahisler olmazsa yarış atları da olmayacaktı, oysa müşterek bahisler olmasa da diğer sporlar olacaktı” şeklinde ifade bulmaktadır. Gerçekten de tüm dünyada atçılığın devamını sağlayan en önemli gelir müşterek bahislerden gelmektedir. Birçok ülke sektörün fonlanması kaynaklarını çeşitlendirmek için at satışları, damızlık işleri ve sponsorluk, yayın hakları gibi kanalları da kurumsal biçimde geliştirerek atçılıklarını devam ettirmektedir.
Dünya atçılık endüstrilerini yönetenler at kalitesinin arttırılmasını sağlamak için sadece yüksek ikramiyelerin ödenmesinin yeterli olmadığı konusunda hem fikirdir. Yarış otorite ve müesseseleri hem kendi ülkelerinde ve hem de uluslar arası anlamda yarış programı ve şartlarını belirlerken şampiyonları korumak ve parayı mutlaka iyi atlara ödemeyi sağlayacak tedbirleri almaya çalışırken bu konuda sıkı iş birlikleri yürütmektedirler. Ama yine de uluslar arası rekabet dolayısıyla, bazı ülkeler şampiyon atları kendilerine çekmek ve yarışlarının prestijini arttırmak için bazı yarışların ikramiyelerini önemli ölçüde attırmaktadırlar. Ancak, bütün çabalara rağmen her zaman en büyük ikramiyeleri en iyi ve kaliteli atlar kazanamamaktadır. En önemlisi bu kadar yüksek ikramiyeye rağmen en üst düzey kalite atlar bu yarışlara katılmamaktadırlar. Örneğin, bu yıl Avusturalya’da Royal Randwick’te yapılan ve dünyanın en pahalı 2.000 m. Çim pist yarışı olan Queen Elisabeth Stakes koşunun ikramiyesi bu yıl 8 kat daha arttırılarak Ascot Champion’s Stakes ikramiyelerinin üzerine çıkartılıp daha değerli hale getirilmiştir. Buna rağmen yarışa bu sene de aynı kalite de atlar katılmış ve değişen fazla bir şey olmamıştır. İkramiyenin bu kadar yükseltilmesinin sebebinin Sydney yarışlarının popülerliğinin arttırılması amacıyla yapıldığı şeklinde açıklanmıştır. Yapılan bu uygulamaların Randwick Bölgesinde yapılan yarışları Amerika Breeders Cup gibi sezon sonunda yapılan bir şampiyona serisi haline getirme yatırımları olarak kabul edilmesi öngörülmüştür.
Bugün özellikle Avrupa’da orta mesafelerin şampiyon atlarının büyük bir çoğunluğu çok fazla yurt dışına seyahat etmemektedir. Yüksek kaliteli atların sahipleri atların damızlık değerlerini yükseltecek faktörleri göz önünde tutarak, daha ziyade yüksek ikramiye yerine hangi atlarla koştuklarına ve yarışların prestijine bakmaktadırlar. Kaliteli bir atın prestijli bir yarışı önemli atları geçerek kazanması onun değerini çok daha fazla arttırmaktadır. Yani, bir yarışa katılma kararında öncelikle iki faktör öne çıkmaktadır; birincisi rekabet seviyesi, ikincisi yarışın prestijidir. Bu bakımdan atların deniz aşırı uzun mesafeli seyahatler yapmasını sağlayacak sebeplerin başında damızlık değerlerinin diğer ülkelerde de yükselmesine yardımcı olacak değerlerin olmasıdır. Örneğin, atçılıkta büyük hamle yapmış olan Japonya’nın şampiyon atlarına sahip olan at sahipleri daha çok Fransa’da Arc de Triomphe yarışını tercih ederken, Amerikalı at sahipleri de Dubai World Cup’ kum pist yarışlarını tercih etmektedirler.

“Stratejik planlama ile toplam kalite yönetimi birbirini bütünleyen kavramlardır”

Daha öncede belirttiğim gibi, en düşük ikramiyeli yarış ile en yüksek ikramiyeli yarış arasında 100.000 misli fark olabilmektedir. Mühim olan yarış ikramiyelerinin yüksek olması değil yarış programının yapılmasında iyi atların iyi paralar sağlanmasını sağlayacak şekilde düzenlemeler yapılmasıdır. Örneğin, İstanbul hipodromuna düşük ikramiyeli 2 şartlı veya 13 Handikap yarış koymanın doğru olmadığı aşikârdır. Uluslararası yarışlara dışarıdan iyi atların gelmesini sağlamak için sadece yüksek ikramiye koymak bile biraz önce belirttiğim sebeplerden dolayı yeterli olmamaktadır. Burada en önemli konu ülkemizdeki yarışların prestijini arttırmak ve dünya yarış takviminde uygun zamanlar bulmaya çalışmaktır. İkramiyeler ne kadar yüksek olursa olsun iyi atlar bu yarışları tercih etmeyeceklerdir. Netice yine, at ve yarış kalitesinin arttırılmasından geçmektedir. Özellikle at yarışlarımızın mabedi İstanbul’da bu hususu ön planda tutmak hayati bir konudur.
Ülkemizde de yarış ikramiyeleri atçılığın en önemli desteğidir. Bunu unutmamak, kıskanmamak lazımdır. Yarış programlarının yapılması sırasında “kalite” faktörü mutlaka ön planda tutulmalı ve ikramiye dağıtımı şehirlerin prestiji ve atların damızlık değerleri de göz önünde tutulacak şekilde yapılmalıdır. Özel sektör yetiştiricilerin aygır, kısrak ve tay alımlarının desteklenmesi, ithalat-ihracat şartlarının güncellenmesi, özel sektör yetiştiricilerin hem ülkemizde ve hem de uluslararası ticaret ve yarışlarda desteklenmeye devam edilmesi kalitenin artmasına mutlak yardımcı olacaktır. Uluslar arası ticaret ve ilişkiler olmadan bir sektör gelişemez, kalitesi artamaz bunu çok iyi değerlendirmek lazımdır. Aynı yaklaşımın insan kalitesinin de yükselmesine yardımcı olduğu bilinmektedir. Uluslararası ilişkiler ve eğitim de bu kapsamdadır. Bu ilişkilerin mutlaka özel sektör vasıtasıyla yapılması ve desteklenmesi gerekmektedir. Devlet at yetiştiriciliği ve işletmesinden kendini soyutlamalıdır.
Günümüzde her sektörde birçok kurum ve kuruluş çok çeşitli nedenlerle değişik düzeylerde plan hazırlamaktadırlar. Kurum ve kuruluşları plan yapmaya iten en önemli faktör, şüphesiz varlıklarını sürdürebilmek ve daha iyi bir gelecek tasarlama kaygısıdır. Bu nedenle planlama, yönetimin fonksiyonlarının ayrılmaz bir parçasıdır ve karmaşıklığı ve riski karşılamak için her örgüt plan yapmak zorundadır. Tüm örgütler uzun vadede varlıklarını devam ettirebilmek ve gelişmek için makro ve mikro çevreleriyle fonksiyonel bir bağ kurmalıdırlar. Bir örgüt, iç kaynak ve kabiliyetlerini kullanarak dış çevreye adapte olmak için çevresel koşulları doğru anlamalıdır. “Stratejik Planlama” yaklaşımı bu noktada örgütlere temel prensipleri sağlamaktadır. Zaman zaman biri diğerine bazı benzerlikler gösterdiği için karıştırılmakla beraber “Stratejik Planlama” ile “Toplam Kalite Yönetimi” birbirini bütünleyen kavramlardır.

“İyi bir Stratejik Planlama, eğer “kalite” artışını hedeflememiş ise önem taşımaz”

“Toplam Kalite Yönetimi”ndeki temel felsefe; sistemin sonunda elde edilen çıktının kontrolü ve hataların tespit edilip giderilmesi anlayışı yerine, daha sistemden çıktı elde edilmeden sistemin kendi kendini hatasız çıktıya ulaşacak şekilde kontrol etmesidir. Amaç, hatalı çıktıları düzeltmek değil, çıktıların hatalı olmasını engellemektir. Stratejik planlama ve toplam kalite yönetimi birbiri ile bütünleştirildiğinde en etkili gelişimi sağlamaktadırlar. İyi bir Stratejik Planlama, eğer “kalite” artışını hedeflememiş ise önem taşımaz. Müşteri tatminini esas alan örgütler kaliteyi stratejik planlama sürecinin bir parçası olarak tanımlamak zorundadırlar. Aynı şekilde kalite artışı da beraberinde maliyet ve emek artışını getiriyorsa çok büyük bir değer ifade etmez. Kalite yönetiminde başarılı olmak isteyen örgütler stratejik hedefleri ile bağlantılı kalite planları oluşturmakta ve bu planları örgütün tüm departman ve düzeylerini kapsayacak şekilde dikkatle uygulamaktadırlar. Vizyonlarını açıkça ortaya koyan ve örgütün kalite faaliyetleri üzerinde odaklaşmasını sağlayan “Stratejik Kalite Planlarına” sahip örgütler kalite açısından çarpıcı gelişmeler elde etmektedirler.
Dünyaya entegre olmasını herkesin arzuladığı Türk atçılığında “Kalite” kavramını her aşamada çok iyi tarif etmek ihtiyacı vardır. Halen hazırlanmakta olan Stratejik Plan’da atçılığımızın kalitesini yükseltme hedefi mutlaka konmuş olmalıdır. Yukarıda da belirttiğim gibi atçılığımız için hazırlanacak Stratejik Planda hatalı çıktıları/sonuçları düzeltmeyi değil, çıktıların/sonuçların hatalı olmasını engellemeyi amaçlayan projelerin belirlenmesi şarttır.
Bu yaklaşımla baktığımızda, at yarışları için yetiştirilecek atların kalitelerini yükseltmek en başta gelen amaçtır. Yani işe atçılığın A’sından başlamak gerekmektedir. Ben hasbelkader de olsa 50 senelik bir atçı olarak bu konuda yapılmış herhangi bir araştırma veya çalışmaya rastlamadım. Kaldı ki, 6132 sayılı Kanunun özü de budur. Ülkemizde şimdiye kadar bu uğurda yapılan ve önemli tutarda paralar harcanan yatırımları hatırlarsak çok mesafe aldığımız ifade edilse de uluslar arası rekabet ve ticarette arzu edilen seviyelere geldiğimizi söylemek zordur. Çünkü, her zaman ifade ettiğim gibi, halihazırdaki yaklaşım hep sonuçlara bakılarak onları düzeltmeye odaklıdır. Oysa kaliteyi arttırmak için sebepleri düzeltecek çok kapsamlı birçok çalışma yapılması gerekmektedir.
Halihazırda, atçılığımızda her türlü imkanın kullanılarak bir an önce devletin alacaklarının tahsil edilmesi için yapılan gece-gündüz yarış düzenleme uygulamalarına baktığımızda kimsenin “ Kalite” ile uğraşacak zamanı ve niyeti olmadığını çok iyi biliyor ve anlıyorum. Ama yine de, bütün bu yazdıklarım bugün için fantezi olarak kabul edilse de bir gün “feraset” sahibi kişilerce değerlendirmeye alınarak atçılığımıza lazım olur, düşüncesindeyim.

Turgay Kop

(8 Temmuz 2014 Salı günkü 1060 sayılı Yarış Dünyası Dergisi’nden alınmıştır)

Benzer Haberler

Yorum yapın